Yâr Kucağı

2011-05-26 17:42:00

 

“Anlatılmaz bir sesleniş… Korkudan kalakaldım.

O anda bir ak kuş peydahlanıp kanadıyla arkamı sığadı.

İçimde korku diye bir şey kalmadı.”

- Hz. Âmine-




Aczin kurnalarıyla yıkanıyor zemheri. Gönlümü gevher edecek sarraf aranıyor. Mücevherler dağıtılsın diyor fikrim. Aklıma saadet çağı zamanını açıyor.

Dolu acıların nice gizlisi saklımda can edinmişken; dökmek istiyorum toplaya geldiğim bütün çer-çöpü. Bütün kırılmışlığı, anlaşılmazlığı, anlatamamayı. Dünyanın her şeyini bir kerede bırakmak geçiyor hayâlimden. Her ne var ise sana verilmiş; bırakmadan gel, diyor kalbin âyinesi. Sancımı yokluyorum; onu çoktan gündelik meşgalelere rehin vermişim. Günahtan mürekkep, aşka sürüngenim; insanlığımı aramaya geliyorum Efendim… Hz. Âdem, ruh ile ceset arasındayken, verilen peygamberliğine kaçıyorum. İnsan olmamız için geldin sen; bizse, ruh ile ceset arasındayız hâlâ…

Rüyâlarıma adın teşrif olsa da, sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam. Şerbetini yudumlasam kavuşmanın. Şarkta ve garpta, şimalde ve cenupta; dolaşsan içimin cihânında. Şehrin gözdesi, seyyidlerin ekrem sultanı! Bilinmezliğimin en zâhir yanı! Nuruna çıkart bilmecemi. Rakamlarımı rikkatinde parçala. İzzetinde nasipdâr eyle, bu zelîl kemterini.

Kapakları kapandı bakışlarımın. Vefâlı bulutundan gözlerime koyar mısın? Yanacakken, gölgeliğinde serin rüzgârlar gibi saklar mısın? Girsen bu oyunumuza, sahnemizi sen açsan; cansızlığımıza gelse can, tende az kalmış ruhumuza ruhunu katar mısın? Şefkatinin şerîf huzurunda, mücehhez varlığınla kalbimizi yarar mısın? O kadar çok anlatacaklarım var ki sana Efendim; sustukça lâl lehçem geri geliyor. Mescitte hurma dalları sevdâlıların, kokundan nefhâlar taşıyor. Benim harâretim dinmiyor Efendim; us'landıramadım hasret sürmeli kara ceylanları. Gecemi ellerine bırakmak istiyorum; senin gündüzlerinden bir gündüz, gün yüzüm olsun. Çıkart yürek kınından kılıçları; bileyle ve işte nâçar başım işte aşkın.

Ölümüm cenâze kaldırıyor soğuk, esmer bahçelerde. Hep bir tarafımdan çekiyor buralar beni. Sana giden yollara dikenleri kim koymuş Efendim; ebter sûretli zâlimlerce kapatılmaya çalışılmış yol izlerin. Esrârından terekeme ışık yağıyor; fark etmiyorum, ah gafletim. Yoldaşların, bayrağını dalgalandırıyor tevhîdin. Arkadaşlarının yıldız yıldız gözleri. Gözlerinde yaş; niye ağlıyorsun Efendim? Kardeşlerim deyişine Uhud sarsılıyor omuzlarından. Can parçası kızının evinde bırakıyorum nefeslerimi. Sonra susmalar nur topu doğuyor. Nicedir bu hâlsizlik Efendim? Görmemişin bir aşkı olmuş…

Olmuş mu, yoksa solmuş mu? Yâr kucağı dolmuş mu? Loş mu göğün kandil kutupları. Sersem ve târ-u mâr canım çok mu? Cemâline bakacak nazarım yok mu? Ölüm dediğim Efendim; sensiz kalan hücrelerimi sarsan iksir. Hayat bildiğim; harflerinin çizgisi. Aşk ise, secdenin târihçesi. Dost diye sevdiğim, senden hâtıra taşıyan. Annem-babam fedâ iken sadâna, çölü yak verâna. Bak güneş iki büklüm; Yüce Dost'a giderken sen, arkada bıraktıkların bugün düşüyorlar arkana. Ne çok düşüyoruz Efendim; dizlerimiz yara ve kanadıkça bozuluyor düşlerimiz.

Daha çok yapacak işlerimiz var. Bu arada sarayımız çöküyor emellerden. Gölümüz kuruyor hevâdan ve hislerden. Bin yıllık yaktığımız sahte ateşler birdenbire sönüveriyor. Gök mü yarıldı, yer mi çatırdadı; bu nur nerden? Hayret içinde şaşkın beklenen bekletmiyor. Hangi gül gazelini duysam; güzelleri diziyorum tek tek. Selâma çırak olarak yazılıyorum. Dersim; sensiz derslerin boş geçtiği oluyor. Ne de güzel oluyor güneşin ötesinde sen. Dolunayda imzan, her gece şak edip yarılıyor. Âşıklar niye uyuyamazmış; çözüyorum yavaş yavaş. O da ne? Büyük bir kördüğüm; çıkmaz sokak. Saklanılası, kaybolunası, gidilesi, gelinmeyesi, sevilesi bir sokak. Yâr kucağı…

Yine bir pazartesi, yine baş ağrıları. Ateş yükseklerde, canımı emiyor su. Doğrusu, yalan barınamıyor kuytularda bile. Hakîkat şehrinin güzîdesi ter döküyor. Mübârek başın Efendim, yâr kucağında. Kapıdaki vazifedâr melek, girmek için izin istiyor, seni almaya gelmiş… Nereye Efendim; biz âlemi ervâhta çırpınırken nereye? Bir kez bile göremeden, sesin değmeden kulaklarımıza, hâfızamız seninle hıfz etmeden aşkı, nereye?

Dünyaya geldim geleli seni arıyorum; yâr kucağını haber verdiler, ateşimi tutamıyorum. Söyler misin neresi eğlendirir beni? Kiminle gülerim; sen hiç kahkaha atmazken. Hem tebessümlerim asılı kaldı Ravza'da. Kendime bakarsam, batıyorum. Birini sevecek olsam, ille sana benzeyen hâlleri olsun istiyorum; hâlleşsin seninle, helâlleşsin… Sin harfinden tane tane varlığını sana dizsin.

Gözlerime kirpikleri batıyor yaşamın. Bin dört yüz otuz yılının doğumunda sen, karışmışlığımıza ve dağılmışlığımıza okuyorsun. Münzevî dağlardan can topluyorum, kalabalık ovalar canımı kovalıyor. Son nefes, yâr kucağı /selâmetinde ferahlık diliyorum. Öyle kaybolmuşum ki, delik deşik günleri sarıyorum / zemheri, aczin kurnalarıyla yıkanırken…


/Sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam./

Ölüm ki ne güzelmiş yâr kucağında…

Sesin zaman durdurur, harekete geçirir zamanı yeniden:

-Er' Refik-ül- Âlâ: Yüce Dost'a…



Fâtıma Zehra Merinos

0
0
0
Yorum Yaz